10 Ekim Ulusal Pet Obezite Farkındalık Günü

Bugün 10 Ekim Ulusal Pet Obezite Farkındalık Günü ve hedefimiz kedimizin veya köpeğimizin uzun ve sağlıklı bir hayat yaşamasıdır.

Birçok pet sahibi dostlarının obez olmadıklarını iddaa ederler. Onlar farkında değillerdir ama kedi veya köpekleri çoktan obez olmuşlardır. Yapılan çalışmalar obezitenin köpeklerin yaşamlarını 2 yıla kadar kısalttığını gösteriyor. Köpeklerde biraz kilolu olmak ağrılı eklem gelişimi, topallık, artrit ve rahat bir yaşam için ağrı kesici ihtiyacı ilerlemesini hızlandırabilir. Kedilerde ise obezite diyabet, nefes problemleri ve artrite sebep olur.

Kilo alımını önlemek için basit yollar vardır.

1 Kedinizin veya köpeğinizin yaşını, mevcut hastalık durumunu, geçirmiş olduğu rahatsızlıkları göz önünde bulundurarak veteriner hekiminizle konuşup uygun bir mama seçiniz.

2 Kısırlaştırma operasyonundan sonra kedi veya köpeğinizde %25 daha az kaloriye ihtiyaç vardır. Uygun mama seçerek veya kullanmış olduğunuz mama miktarını düşürerek kiloyu kontrol altına alabilirsiniz.

3 Genel olarak 1 yaşından sonra hayvanınızın vücut ağırlığı normal vücut ağırlığıdır. Bu kiloyu referans olarak kullanabilirsiniz.

4 Düzenli yürüyüş, egzersiz ve çeşitli oyunlar oynayarak petinizin formda kalmasını sağlayabilirsiniz.

Aşağıdaki linklere tıklayarak sizin kedinizin veya köpeğinizin vücut kondisyon oranını görebilirsiniz.

http://www.purina.com/dog/weight-and-exercise/bodycondition.aspx

http://www.purina.com/cat/weight-control/bodycondition.aspx

İnsaf

Kıymetli okurlar, yazıma sosyal medyada paylaşılan bir yazıyı size aktararak başlayacağım. Eskişehir Hayvanları Koruma Derneği’nden Duygu Kurt Zengin aynen şunları yazmış:

‘Deliklitaş’ ta oturduğu apartmandaki komşularının evdeki terierden rahatsız olması sebebiyle zabıtayı çağırdıkları Afife Hanıma dün uğradım. Taşınmak için eşyalarını topluyordu ‘artık bu insanlarla aynı apartmanda oturmak istemiyorum’ dedi. Afife Hanım, 55 yaşında, eşinden ayrılmış, 17 yaşında otistik oğluyla yaşıyor. Otistik çocuklarla evcil hayvanların bir arada olması çok faydalıdır, bu bilimsel bir gerçek. İki gün içinde 8 yaşındaki köpeklerini kızının kayınvalidesine verecekmiş, ‘o iyi bakar, çok iyi kadındır’ dedi. ‘Size bir şey yapamazlar, isterseniz yöneticiniz ve komşularınızla konuşayım’ dedim, ‘yoruldum, çok yoruldum, yeni taşındığım yerde de aynısı olacak, artık gücüm kalmadı’.

Afife Hanımın ses tonunu duymak bile yaşadıklarını anlamaya yetiyor. Yalnız yaşayan bir bayanı evinden etmek, otistik bir çocuğun arkadaşını elinden almak. Odunpazarı Zabıta ekipleri ve apartman komşularının ortak başarısı. Tebrikler.

Hayvanlara bakacağınıza insanlara bakın diye akıl veren insanların vicdanına tebriklerimi sunuyorum! Siz şimdi insanları mı düşünüyorsunuz?’

Afife Hanım diyor ki ‘artık bu insanlarla aynı apartmanda oturmak istemiyorum’. Bana kalırsa kırgınlığı sadece köpeğini istemedikleri için değil. İçinde bir parça vicdan ve empati duygusu kalmamış, bir otistik çocuğun dünyayla bağını koparmakta sakınca görmeyen insanlarla komşuluk yapmak istemiyor. Bu benim de ağırıma giderdi.

Malumunuz komşuluk kurumu toplumumuz da özel bir yere sahip, akrabalık, hısımlık, yarenlik, arkadaşlık münasebetleriyle harmanlanmış. Bazı durumlarda bahsi geçen münasebetlerin de önüne geçer. Düşünün lütfen, komşunuzun çocuğu engelli ve tüm gün evin içinde. Onun tüm sıkıntılarını, eziyetlerini, hezeyanlarını paylaşan bir köpeği var. Tek arkadaşı, kardeşi, yoldaşı. Bu köpeği onun elinden alır mısınız, ya da bir günlüğüne köpeğin yerine geçer misiniz?

Alıntı yaptığım yazıda bahsedilen aileyi tanımıyorum. Yazılanlar doğrultusunda yorum yapıyorum. Otistik delikanlının yardım alıp almadığını, otizminin derecesini, köpeğe ne kadar düşkün olduğunu bilmiyorum. Fakat bunun önemi yok,  zira sağlıklı bir çocuğun elinden de köpeği alınamaz.

Her insan engelli adayıdır. Yarın felç geçirip, yatağa mahkum olmayacağınızı, elsiz-kolsuz, bacaksız kalmayacağınız garanti edebilir misiniz? Allah esirgesin, yeğeninizin, torununuzun, evladınızın engelli doğmayacağını, sapasağlam olacağını nereden biliyorsunuz? Bu hastalıklarla karşılaşan aileler de böyle hastalığın kendilerini bulacağını bilmiyorlardı. Kimse kondurmaz, beklemez. Ama çevremizdeki bu amansız dertlere duçar olmuş insanlarla da empati kurup  ufacık sabrı gösterelim.

Bu hastalıklarla karşılaşan ailelerin, bir kanaryanın, bir kedinin, bir köpeğin çocukları üzerindeki olumlu etkilerini gördüğünde, yaşadıkları mutluluk ve duygu selini en iyi veterinerler bilir. Afife hanımın komşuları, dilerim Allah’tan böyle bir sıkıntı yaşamasınlar, ama yaşarlarsa o apartmandan kovdukları köpeğin evlatları kadar kıymetli olduğunu anlarlar.

Oturduğumuz apartman da bir terier yaşıyor, Beyaz. Ne zaman eve gelsem mutlaka havlar. Her giren çıkana bunu yapar. Saat geçmiş erkenmiş onun için mühim değildir, katiyen görev yapılır, uyarmak için mutlaka havlanır. Koşarsa bazen aşağıya gürültü de gelir. Üstelik komşularımız Beyaz’ı bir zaruret gereği beslemiyor. Onlar bir canla evlerini paylaştıkları için mutlular. Biz de mutluyuz. Ben ve komşularım aklımızın ucundan geçirmedik Beyaz’ın apartmanımızdan gitmesini. Niye gitmesini isteyelim ki? Eminim benim çocuklarım Beyaz’dan daha çok gürültü yapıyorlar.

İnanın bana Afife Hanımın komşularının da hiçbir geçerli sebepleri yoktur. Bunca yıllık meslek hayatımda bu tür sıkıntılarla çok karşılaştım. Hepsi, bundan önce defalarca bahsettiğimiz önyargıların ve sevgisizliğin ürünü şikayetler. Bir köpekle aynı apartmanda yaşama fikri bile bazen bahane üretmeye yetiyor.

Yeri gelmişken hatırlatayım, Afife Hanımın köpeğini kimse o evden alamaz. Zira bunun için mahkeme kararı gerekir. Mahkemenin de bu kararı vermesi ölçülebilir ses ve gürültü kirliliğinin olmasına bağlıdır. Biliyorum ki, bir terier bu ses ve gürültüyü çıkaramaz. Böyle bir baskıya maruz kalan köpek sahipleri, araştırıp haklarına sahip çıkmalıdırlar.

Herkese azıcık insaf, bolca empati diliyorum. Selam ve sevgilerimle…

04.08.2012 tarihli Eskişehir Posta Gazetesi

 

Yemek Artıkları

Kıymetli  okurlar, aşırı sıcak ve yüksek nemin insan gıdaları için oluşturduğu riskleri, buna bağlı olarak ortaya çıkabilecek zehirlenme vakalarını anlatmıştım. Özellikle hayvansal gıdaların bu iklim şartlarında  çabucak bozulacağını, ortaya çıkan toksinlerin zehirli olabileceğini yazmıştım. Bahsettiğimiz tehlike, insanlar kadar sokakta yaşayan veya gezinti sırasında sokaktaki bozulmuş gıdayı yiyen hayvanlar için de geçerlidir.

Son zamanlarda sokak hayvanlarının gözetilmesi, su verilmesi, yiyecek verilmesi hususunda yapılan yayın ve organizasyonlar kamuoyunda ses getirdi. Toplumun her kesiminden bu kampanyalara rağbet arttı, su kapları her yerde, kuru mamalar suların yanında. İşyerlerinin önünde köpekler için birer şilte veya karton var, gölge yapacak birer siper  yerleştiriliyor. Bu gelişmeler özlediğimiz, özendiğimiz ve toplumumuza yakışan davranışlardır.

Buna mukabil, sokaktaki köpekleri kedileri beslemek için sofralardan artan yemek artıklarını veren, bozulduğu düşünülen et, süt, tavuk, balık ya da herhangi bir besini ziyan olmasın, sevap olsun düşüncesiyle sokak hayvanlarının önüne bırakan çok insan var. Aslında özünde iyi niyet ve merhamet olan bu davranış çoğu zaman tehlikeli hastalıklara ve zehirlenmelere yol açıyor. Bir defa bozulan gıda, hiçbir canlının yemeği olamaz. Gıda değeri kalmamıştır, zarar vermese bile faydası olmaz. Kaldı ki kedidir yer, köpektir bir şey olmaz yaklaşımı son derece yanlış ve temelsizdir.

Bazı evlerin mutfağında çok yemek artar. Bu artıklar çöpe gideceğine sokak hayvanlarının gıdası olabilir. Özellikle kış aylarında günlerce gıda değeri bozulmadan, toksinlerle kirlenmeden hayvanların gıda ihtiyacını karşılayabilir. Ama bu sıcak havalarda değil, kışın soğuk havalarda bu iyiliği yapalım.

Aslında siz gıdaları sokağa bıraktığınızda temiz, bozulmamış, bakteri toksinleriyle kirlenmemiş olabilir. Hatta bunun için özen göstermiş, ellerinizle sadece sokak hayvanları için, kasaptan aldığınız veya kendi evinizden etlerle, tavuklarla hazırlamış olabilirsiniz. Fakat havalar o kadar sıcak ve nemli ki  sokakta bıraktığınız hayvansal kökenli gıdalar 35-50 dakika içerisinde bakteri üremesi sonucu toksik ve ya kontamine gıda haline gelebilir. Doğal olarak tadı kokusu pek değişmemiş bu gıdalar hastalık hatta ölüm nedeni olabilir.

Kliniğimizin karşısında bir park var. Geçen kış kar günlerce yerde kalıp buza dönünce bir metrelik bir tahta tekne içinde birileri kuşlara ekmek bırakmaya başladı. Hatta bu işi disiplinli yürütüp hala sürdürüyorlar. Bu sabah  yolumu uzatıp teknenin yakınından geçtim. Ekmeklerin çoğu küflenmiş, maya sporları  ve mantarlar ekmekleri sarmış. Bu durum sadece ekmekleri tüketen kuşlar için değil, rüzgârla uçuşabilen bu spor ve mayaların ulaştığı kedi köpek hatta insanlar için tehlike oluşturur. Aspergillus vakaları güvercinlerin en yaygın hastalığıdır. İnsanlar içinde hastalık etkeni olan bu mantar türü evlerimizde ki bozulmuş gıdalarda da üreyebilir.

Diğer bir tehlikeli konu da sofra artıklarının içine karışan gıda değeri olmayan maddelerin hayvanlar tarafından tüketilmesi. Kürdan, sigara jelâtini, iri balık kılçığı, plastik çatal kaşık parçalarıyla hastalanan kedi ve köpekler, kliniğimizde bire bir karşılaştığımız vakalardandır. İyilik yapmak için yemek artığı veriyorsanız lütfen içinde tehlikeli artıklar olmadığını kontrol edin. Biz yiyemiyorsak başka canlıların da bu gıdadan hasta olabileceğini hesaba katmalıyız.

Son olarak sokak hayvanlarını beslemek için kuru mama dışında hayvansal gıdaları hazırlayıp çiğ veya pişmiş olarak sokağa bırakan yardım severlere seslenmek istiyorum. Lütfen bu güzel hizmete yaz aylarında ara verin. Kasaplara verdiğiniz paradan daha az bir miktarla kuru mama alıp dağıtabilirsiniz.

Selam ve sevgilerimle.

28.07.2012 tarihli Posta Eskişehir Gazetesi

Sosyal Köpek Sınavı

Kıymetli okurlar, geçen hafta sonu Amsterdam’da üç gün dinlenme ve gezme fırsatı buldum. Çarpıcı ve eğlenceli olması yanı sıra müzeleri, mimarisi, kültürü, sınırsız özgürlük kavramı adına eğitici bir gezi oldu. Hoşgörü ve nezaket içinde, kimseye zararı dokunmazsa, bireyin istediğini yapabildiği ve bunun yadırganmadığı bir şehir. Mesleğim adına da  bir kaç gözlemim oldu, bugün sizinle bunları paylaşacağım.

Yakın çevrem bisiklete olan merakımı ve bisiklet koleksiyonumu bilir. Yıllardır bisiklete dair obje, oyuncak, efemera topluyorum. Dolayısıyla kişisel ulaşımın çoğunlukla bisikletle yapıldığı, her yerin bisikletle dolu olduğu Amsterdam’da kendimi, darı ambarındaki tavuk gibi hissettim. Ulaşım, park alanları, yollar ve trafik hızla giden bisiklet sürücüleri için planlanmış. Hanımlar, beyler, çocuklar, polisler  neredeyse herkes bisiklete biniyor, inanılmaz süratle akıp gidiyorlar.

Hal böyle olunca hizmete yönelik çok değişik modelde ve donanımda bisiklet üretilmiş. Çocuk koltukluları, önünde ya da arkasında teknesi olan bisikletler, kah bebek yaşta çocukları  kah köpekleri taşıyor. Herkes duruma alışık, köpekler de çocuklar da uslu ve sakin bir şekilde oturuyor, hıza rağmen keyifli ve risksiz seyahat ediyorlar.

Özellikle sabah ve akşam saatlerinde,  caddeler, sokaklar yürüyerek ya da bisikletle köpeklerini gezdiren insanlarla doluyor. Benim en çok hoşuma giden yöntem, sahibi bisiklet kullanırken, yanı sıra  uzatmasıyla köpeğin koşması oldu. Bu yolla bütün enerjisini harcayan köpek dengeli ve sorunsuz oluyor.

Aslında bütün köpekler sakin ve dengeli. Kavgaya eğilimli, agresif, korku ve hezeyan içinde köpek yok. Cadde ve sokaklarda belli bir disiplin içinde günlük egzersizlerini yapıyorlar, parklar da oynuyor, koşuyor, başka köpeklerle şakalaşıp boğuşuyorlar. Yüksek sesle köpeğini çağıran, bağıran, düdükle ya da kornayla köpeğine yön veren yok. Üstelik büyük ırkların çoğu bizde yasaklamaya, yok edilmeye çalışılan sözde ‘tehlikeli ırklar’. Pit bull, bull terier, dogo argentino favori ırkları. Hiç kavga dövüş yok, çoğunun gezdirme kayışı, uzatması bile yok. Bu manzara karşısında ister istemez ‘biz de niye böyle değil?’ sorusunu soruyorsunuz.

Ne kadar doğrudur bilmiyorum ama bence ilk cevap, evcil sahiplerinin bisiklete biniyor olmaları. Düşünsenize, bizim keyif almak için yaptığımız bisiklet gezilerini günlük yaşamlarına taşımışlar. Trafik çilesi yok, kurallar ve yollar buna göre düzenlenmiş, neşeyle bisiklet sürüp işlerine gidiyorlar. Dolayısıyla sakinler, enerjileri harcanmış ve neşeliler.

İkinci sırada iyi eğitilmeleri geliyor. Sosyal yaşama uyum konusundaki eğitimleri yanı sıra evcil hayvan edinmek ve  beslemek için eğitim almaları şart. Köpeğe nasıl yaklaşmaları gerektiği, hangi davranışı hangi yöntemle disipline edecekleri kapsamlı bir kursla anlatılıyor. Ancak bu kursu başaranlara evcil edinme hakkı tanınıyor. Ayrıca bütün evcil hayvanlar kısırlaştırılmış. Dolayısıyla seks güdüleriyle taşkınlık yapmalarının da önüne geçilmiş.

Bu tablo ülkemiz için örnek aldığımız, her fırsatta dile getirdiğimiz ve ısrarla önerdiğimiz bir tablo. Aslında ülkemizde de bu konuda çalışmalar başlamış durumda. Köpek Irkları ve Kinoloji Federasyonu (KIF) uluslararası köpek ırk standartları ve köpek eğitim kurumlarının Türkiye’de ki uzantısı. Bu dernek, ülkemizdeki köpek ırklarını tespit edip ırk özelliklerini belirleyip kayıt altına almak ve yurtdışı kökenli ırkların şecerelerini tutup ırk özelliklerini korumak amacını güdüyor. Aynı zaman köpek ırklarının eğitimini vererek sosyalleşmeleri konusunda da ön ayak oluyor.  Yarışlar ve gösteriler düzenleyerek ilgi çekmek bu vesileyle de eğitimi popüler hale getirmeye çalışıyorlar.

Mesela İstanbul’da KIF İş Köpekleri Komisyonunda görevli eğitmenler evcil hayvanların eğitilmeleri konusunda seminerler ve uygulamalı dersler veriyorlar. Ayrıca Ankara ve Bursa’da da bu hizmet başlamış.

Bu eğitim sonunda SKS (sosyal köpek sınavı) ile köpeğin eğitilip sosyal yaşama adaptasyonu test ediliyor.  Sınav,  sevk kayışıyla gezi, otur-kalk, kal, trafikte sevk, saldırgana tepki, uyarana tepki gibi birçok değişkene karşı köpeğin dengeli ve agresyondan uzak davranıp davranmadığını belirliyor.

Umuyorum bu kurslar ve sınavlar ülkemizde yaygınlaşır, ilgili bakanlıklar bu konuda etkili tedbirlerle SKS sınavını şart koşarak bu problemi çözerler. Bu temenni, bu işle ilgilenen kurumların yanı sıra evcil hayvan besleyen  kitlenin de isteği ve gayretiyle mümkün olur.

Selam ve sevgilerimle.

07.07.2012 tarihli Posta Eskişehir Gazetesi

Dewey

Kıymetli okurlar, bugünkü yazımda ‘Dewey’ adı verilen kedinin hayat hikayesi ve bu hikayenin anlatıldığı ‘Dünyanın Kalbine Dokunan Kütüphane Kedisi’ kitabından bahsedeceğim.

Vicki Myron, ABD’nin küçük bir kasabası Spencer’da ki  Halk  Kütüphanesinin yöneticisidir. 1998 yılının soğuk bir ocak akşamı kütüphanenin kitap iade kutusuna bir misafir bırakılır. Bırakılan şey bu defa kalın ciltli bir kitap değil, ufacık, durmadan hareket edip miyavlayan yemyeşil gözlü, sapsarı bir kedi yavrusudur. Kütüphanecilerin sahiplendiği kedicik o günden sonra hayatının tamamını kütüphanede geçirir ve zamanla bu küçük kasabanın maskotu haline gelir. Kitap raflarının tepelerine tırmanıp uyumaya, kitap okuyanlar okudukları kitaba daldıklarında aniden kucaklarına atlamaya ve kitap arabası ile gezintilere çıkmaya bayılan kediye Dewey adı konulur.

Dewey, serseri karakteriyle  kütüphaneye gelen herkese kendini sevdirmeyi başarmıştır. Yaşadığı 19 yıl boyunca kasabanın maskotu olmakla kalmamış, ünü ülke çapında, bu kitapla birlikte dünya çapında duyulmuş, ilgili ilgisiz her kesimin sevgisini kazanmıştır.

En büyük özelliği ilgiye ve sevgiye muhtaç kütüphane müdavimlerini sezip onlarla ilgilenmesidir. Moral eksikliği içinde olan kitap okuyucusunun ya kucağına atlar ya da masasında gezinerek ilgisini çeker, verebileceği kadar morali verip kitap raflarının arasında peylediği en güzel yere dönerdi.

Her sabah 09.00’da kütüphane girişine oturup gelenleri selamlar, kendisiyle ilgilenen insanların kucaklarına çıkıp mırlayarak stres seviyelerini minimuma indirirdi. Kütüphanenin halkla ilişkilerinde aktif rol alıp  gelen herkese  gülücük ve hoş geldiniz miyavlaması göndermek görev edindiği davranışlardı. Özellikle, kütüphane görevlilerinin ulaşmak istediği yüksek raflarda ki kitapları sezer, tırnaklarıyla düşürürdü. Sevimli halleri ve cana yakınlığıyla kasaba halkının sevgisini kazanınca Dewey’i  evlerinde misafir etmek isteyenler olmuş, fakat hiçbir evde kütüphanede ki huzuru bulamamış.

Yazar kitabında Dewey’in en iyi çocuklarla anlaştığını anlatıp Crystal adındaki kız çocuğunun Dewey’le ilişkisinden uzun uzun bahsediyor. Crystal sosyal iletişim problemi olan, hayvanlardan korkan onlarla aynı mekanı paylaşmaktan çekinen bir çocukken, Dewey’in sevgisi ve sıcaklığıyla birçok sıkıntısından kurtulmuş, kedi dostu olmuş bir çocuk. Yani çocuklar kütüphane de kitap sevgisi yanı sıra hayvan sevgisini de Dewey’le kazanıyorlardı. Yaşadığı 19 yıl boyunca kütüphaneye gelen yüzlerce çocuğu büyütüp  kasabadan ayrılmalarına tanık olmuş, karşılıksız sevgiyi ve kedi iletişiminin birkaç nesil boyunca ne anlam taşıdığını kasabalılara göstermiştir.

Kitapta Dewey’in kahramanı olduğu öyküler anlatılmış. Myron, kitabın yıldızının hep Dewey olmasına özellikle dikkat etmiş. Dewey 2006 yılında midesindeki ur yüzünden öldüğünde ölüm haberi yaklaşık 250 gazetede çıkmış.  Dewey’in mezarı kütüphanenin giriş kapısının tam sağında. Mezar taşında ise “Ünlü kedi Dewey’in anısına: Daha fazla kitap okuyun” yazıyor. Herkesin ders çıkaracağı bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum, yanınıza mendilinizi de alın. Çünkü çoğu yerde fazlasıyla duygulanacaksınız.

Dewey gibi çeşitli yollarla veya kaderin cilvesiyle evsiz kalmış, bir yere sığınmış, sığındığı yerde insanların şefkati ve ilgisiyle hayata tutunmuş onlarca hayvanın hikayesini bilirim. Hiç ummadığım, konduramadığım insanların bu sevimli ve zavallı hayvanlara nasıl bağlandığını, onlar için nasıl gayret gösterdiğini şaşkınlıkla izledim. Hep söylerim ‘her insan hayvan severdir’. Yeter ki içindeki hayvan sevgisini ateşleyecek imkan verilsin.

Sevgi ve saygılarımla.

30.06.2012 tarihli Posta Eskişehir Gazetesi

Yazlık Köpek

Kıymetli okurlar,  yaz ayları ve okulların tatile girmesi  özellikle  çocukların eve bir evcil alınması konusundaki  isteklerini tetikler. Zaten aile büyükleri evcil hayvan almak için,  gerek ertelemek için gerekse makul sebeplerle çocuklarına, okulların kapanmasını ya da havaların ısınmasını beklediklerini söyler. Bu şartlar oluşunca da verilen söz yerine getirilir. Kedi, köpek, kuş veya ne isteniyorsa karne hediyesi olarak bir yolla edinilir.

Amaç evcil edinmek,  evde veya bahçede evcil bir hayvan beslemekse yaz ayları, okulların kapalı olması uygun zamandır.  Çocuklu ailelerde okul telaşı yoktur, havalar bir yavruyu üşütmeyecek kadar sıcaktır, tatil döneminde aile büyükleri de evin yeni misafiriyle daha fazla ilgilenebilir. Ayrıca  bu aileler evin yeni ferdi için enine boyuna düşünmüş, her aile üyesinin fikri alınmış, olumsuzluklar tartışılmış, kuvvetle muhtemel bir veteriner hekimin uzmanlığına baş vurulmuştur. Dolayısıyla gereken hazırlık tamamlanmış, evcil seçimi, bilinçli ve şartlarla uyumlu yapılmıştır. Geri kalan sıkıntılar biraz yardım ve sabırla atlatılır, uzun yıllar sürecek birliktelik sağlam temellere oturtulmuş olur.

Maalesef  çoğunlukla  yukarıda anlattığım gibi evcil edinme yolu  izlenmiyor. Çocuklar kedi veya köpek istiyor. Anne,  evin kirlenmesinden, işlerin artacağından, mobilyaların çizilmesinden, evin çiş ve kakayla pisleneceğinden çekiniyor. Baba, masraflardan, yeni bir sorumluluğun ve  işin kendine yıkılacağından çekiniyor. Buna birde çevre baskısı, aile büyüklerinin baskısı, inanç baskısı eklenince eve bir evcil hayvanın alınması istenmiyor.

Lakin verilmiş bir söz ve çocukların bitmez tükenmez ısrarı var. Kaç karne ertelerseniz erteleyin, kaç yazı atlatırsanız atlatın  eğer çocuğunuza veya eşinize umut verdiyseniz, söz verdiyseniz sonunda bir evcil almak zorunda kalırsınız.

Sıkıntılarda tam burada başlar. Çünkü hesapsız kitapsız, sadece çocuklara  veya eşlere verilen söz uğruna alınan hayvanlar için hayat,  hüsran, acı, sonunda da sokaklarda sefalet ve korkuya dönüşen bir trajedi olur. Genellikle bir yaz süren bu macerada, bir eşya gibi alınan köpekler ya da kediler, çocukların hevesi geçince, kakası, maması, gezintisi veya tırmalaması gibi  sebepler bahane edilerek sokağa terk edilir. Sanki  bu hayvanları alırken,  denize tatile  gidileceği belli değilmiş gibi, kaka yapacağı, çiş yapacağı, havlayacağı, tırmalayacağı  bilinmiyormuş gibi. Aslında bunların hepsi bellidir ama  ya cehalet devrededir  ya da vicdansızlık devrededir.  Asrileşerek kedi köpek sahiplenmek, külfeti sırtımıza binince şarklı kafamızla sokağa atmak ta diğer bir gaddarlık örneğidir.

Evcil hayvan edinmeden önce benimle  konuşmaya gelen ve tavsiyelerimi isteyen ailelerin büyüklerine şu soruyu sorarım; ‘yeni bir çocuğa hazır mısınız?’. Bu soru karşısında genellikle kısa süreli bir sessizlik olur. Sorduğum soru zihinlerde tartılır, ne kadar ciddi olduğum ölçülür biçilir, genelliklede abarttığım düşünülür. Halbuki  eve alınacak kedi veya köpeğin özellikle ilk beş ayda yeni doğmuş bebek gibi külfeti ve ilgi ihtiyacı vardır. Kediler biraz daha kolaydır, zira yaramazlıkları dışında katlanılacak çok külfetleri yoktur. Dışarı çıkarmazsınız, havlamaz, yemini suyunu koyup, kum kabını günlük değiştirince geriye yaramazlık ve tarama külfeti kalır.

Köpekler günlük gezmeleri, tuvalet eğitimlerinin uzun sürmesi, iri cüsseleriyle evi doldurmaları, havlamaları, sürekli oyun ve ilgi peşinde olmaları nedeniyle  zor zamanlar yaşatabilir. Sabır gösterip, zaman ayırmanız gerekir. Hele birde köpeğinizi eğitme konusunda bilinçli değilseniz, onu şımartmaya, evin yeni lideri yapmaya eğilimliyseniz başınız çok ağrıyacak demektir.

Sevgili okurlar,  eve yeni bir fert almak hercai bir iş değildir. Sorumluluklarının farkına varıp üstlenemeyeceğiniz kadar ağır buluyorsanız lütfen almaktan vazgeçin. Çünkü bu zavallılar, sokakta perişan oluyorlar, ölüyor, yaralanıyor, işkence görüyorlar. Açlık ve sefaletin pençesinde kıvranıyorlar. ‘Yazlık köpek’ olmaz, uzun yıllar beraber yaşayacağınız, karşılıksız sevginin en katıksızını yaşayacağınız, dostlarınız, aile bireyleriniz olur. Bir kez vicdansızlık yapan bu yükü ömür boyu taşır.

Selam ve sevgilerimle.

23.06.2012 tarihli Eskişehir Posta Gazetesi

Algı Farkları

Kıymetli okurlar, geçen haftaki yazımda önyargıdan bahsetmiş bazı köpek ırklarının yasaklanmasının tamamen önyargıdan  kaynaklandığını ve yersiz olduğunun yazmıştım. Bu hafta da bazı yanlış algılamalardan bahsedeceğim.

Sosyal medyada şöyle bir uyarı ve protesto çağrısı gördüm: ‘Kapısında bir kap su ve mama bulundurmayan veteriner kliniklerinden alışveriş yapmayınız. Çünkü onlar sadece bu meslekten para kazanan tüccarlardır.’   Toplumsal bilincin oluşması adına  uyarıcı ve teşvik edici bir çağrı. Mayıs ayının başında kapımıza su kabı ve mama kabı koymamış olsaydık bizi de üzerdi ‘sadece tüccar’ ithamı.

Aslında tüccarlık ayıp bir şey değil. Herkes geçimini sağlamak için ticaret yapıyor. Burada  uyarı, hayvanları para kazanmak için kullanan ve onların acılarına, ihtiyaçlarına, mutluluk ve huzurlarına önem vermeyen veteriner hekimlerin ayıklanması için yapılıyor. Lakin bu ayırımı yapmak için  öne sürülen kriter biraz havada kalıyor zira kapıya su ve mama koymak, içeride nelerin döndüğünü size göstermez. Eğer bir hekimin  ‘ sadece tüccar’ lığını test etmek istiyorsanız içeri girin.

Kuru mama kullanımının arttığı  dönemde yani bundan on-oniki  yıl önce  kapımıza, artan mamaları ve bir yoğurt kabında su koymaya başladık. İlk hafta  kliniğe gelen bir  boxer  kapıda su içen kedinin tırnağıyla yaralandı. İkinci hafta  aşısını olup hızla çıkan bir rottwailler  kapıdaki kedinin kuyruğunu ciddi şekilde yaraladı, iyi ki sahibi  güçlü kuvvetliydi. Hemen bu işten vazgeçtik, komşularımızı da uyardık. Mama ve su kaplarını, hemen kapının yanına değil de en az yirmi metre ileride bir yere koymayı sağladık.

İki sene önce,  üç dükkan ileride  emlak ofisi olan Mehmet Bey’in kızı Seçil Hanım babasıyla birlikte çalışmaya başlayınca  işin şekli değişti. Çünkü O, öyle güzel imkânlar sundu ki,  çevremizde ne kadar işsiz güçsüz kedi varsa onun kapısında işe başladı. Bir de Seçil  bu elemanları akşamları ofisin içine almaya başlayınca kadrolu oldular. Oğuz, Boncuk, Maviş, Yamalı adlarını bilip aşılarını yaptıklarım. Bir de ele avuca sığmayan, sadece mama ve su peşinde olan kadrosuz kedilerimiz var. Dolayısıyla artık kapımızın önünde su  ve mama kabımız olmasa da çok kedi yatıp kalkıyor. Bunun üzerine Seçil’in yükünü hafifletmek  için bu ilkbaharda kapımıza bir su ve mama kabı koyduk.

Bence önyargılı davranmak yerine doktorunuza kafanıza takılan şeyleri sorun. Sağlık hizmeti aldığınız bir kişiye aldığınız hizmetle ilgili her soruyu sormalısınız. Bu, birçok yanlış anlamayı ortadan kaldıracağı gibi kimin ne niyetle bu işi yaptığını da anlamanızı sağlar.

Sevgili okurlar, bazen hastalarımıza yaklaşım yöntemlerimiz nedeniyle eleştiri alıyoruz veya hayvanları sevmediğimiz, onlara sevgi göstermediğimiz algısına kapılan hasta sahiplerimiz oluyor. Mesela, muayene  ya da aşı yapmak istediğimiz bir kedinin ensesinden tutmamız, onu hareketsiz bırakmamız sevgi eksikliği, kötü muamele algısı oluşturabiliyor. Bir köpeği muayene masasına alırken, aşı yaparken, muayene ederken takındığımız otoriter ve sert mizaç o hastanın karakteri gereğidir. Bazı hastalarımızı güle oynaya, tutmadan, yardım almadan, ağızlık takmadan muayene ederiz, bazılarını da yüksek sesle konuşarak, enselerinden tutarak, üç-beş kişi tutarak muayene ederiz. Hastamızın karakterini kapıdan girdiğinde anlarız. O andan itibaren  yapmamız gereken neyse, nasıl davranmamız gerekiyorsa hastamıza o şekilde yaklaşırız. Aksi halde ya hastamıza yararımız dokunmaz ya da hastamıza, sahibine veya kendimize zarar veririz.

Önemli olan sembolik sevgi gösterilerinde bulunmak değildir. Önemli olan sizden beklenen sağlık hizmetini stresten uzak, sakin, huzur içinde ve tamı tamına vermektir. Bizim için en kolay hasta,  sahibi tarafından dengeli bir eğitime tabi tutulmuş, sahibine itaat eden ve onun kollarında her türlü işlemi yaptıran hastadır. Hangi sağlık uygulamasını yaparsak yapalım böyle bir hasta masaya çıktığında herkes rahat ve huzurludur.

Defalarca söylediğim ve yazdığım gibi; ‘ bir konuda eğitim almayan biri, eğitim veremez’. Kedi beslemek, köpek beslemek sadece mama ve su ihtiyacını karşılamak, kakasını temizlemek değildir. Sosyal bir varlık olan evcil hayvanlarımızın huzuru için, sizin huzurunuz için, çevrenizin huzuru için mutlaka eğitmelisiniz. Bunu yapmak için kendinizi önceden eğitmeniz gerekir. Veteriner hekimler ayrı bir eğitim almamışlarsa köpek ya da kedi eğitmeni değillerdir. Fakat yılların tecrübesiyle,  hastalarımıza nasıl davranmamız gerektiğini ve bir hasta sahibinin kendini eğitmesi için hangi kaynaklardan yararlanması gerektiğini biliriz. Bu konular hakkında size bilgi verip örnek davranışlarla kedi ya da köpeğinize nasıl davranacağını anlatırız.

Lütfen algı hatası yapmamak için hekiminizle konuşun, aklınızdaki soru işaretlerini içinizde taşımak yerine hekiminize anlatmanız birçok yanlış anlamayı ortadan kaldıracaktır.

Selam ve sevgilerimle.

16.06.2012 tarihli Posta Eskişehir Gazetesi

Önyargı

İki gün önce sosyal medyada bir video izledim. Kapasitesi  150  kişi olan bir sinema salonuna  148 dazlak, her yeri  dövmeli, uzun saçlı, deri ceketli, iri kıyım adamı oturtmuşlar, tam ortada iki adet koltuğu boş  bırakmışlar. Gişeden sadece çift gelen bayanlara ve eşlere  iki boş yer için bilet veriliyor. Salonun kapısından içeri giren her çift bu grup karşısında önce irkiliyor, kendilerine yönelen sert bakışlar eşliğinde tereddüt ve korkuyla yerlerine oturmadan salondan çıkıp gidiyor.

Cesaretli ya da böyle adamların arasında kalmanın endişesini taşımayan  üç veya dört çift, oturanların uzun bacaklarını zar zor geçip, yerlerine oturuyor. Oturmalarıyla birlikte güçlü bir spot onları aydınlatıyor, yanlarındaki iki dazlak birer içki açarak  alkışlar arasında onlara ikram ediyor.

Bu durumda ben ne yapardım bilmiyorum. Gerçi motosiklet düşkünü olup da bu tarz giyinen, saçlarını kazıtıp veya saçlarını bellerine kadar uzatıp her yerine dövme yaptıran çok tanıdığım, samimi arkadaşlarım var. Pırlanta gibi insanlar. Canımı, namusumu, malımı düşünmeden emanet ederim. Fakat ABD’de bir sinema salonunda böyle bir grup ne kadar güvenilirdir bilemem.

Fark ettiyseniz ABD’deki marjinal giyimlilere önyargılı yaklaşıyorum. Oysa yazının gidişinden anladığınız gibi önyargıyı yeren bir yazı yazıyorum. Ne zor şey önyargılarımızı yıkmak. Albert Einstein şunu söylemiş ‘Önyargıları yok etmek, atom çekirdeğini parçalamaktan daha zordur.’

Şu sıralar bazı köpek ırklarının üretilmesini,  yetiştirilmesini , beslenmesini, alınmasını, tamamen yasaklamak ve mevcut olanları toplayıp belki de itlaf etmek amacı güden bir yasa tasarısı gündemde. Bu ırklar pitbul, dogo argentina, bul terier  vs. Bu haksız girişimler, tamamen önyargıdan kaynaklanan, bu ırkları tanımayan zihinlerin vesvesesiyle ortaya atılan korkuların ürünüdür.

Halbuki tehlikeli, saldırgan, kavgacı  köpek ırkı yoktur. Saldırgan, hasta ruhlu, toplum için tehlikeli, vicdansız köpek sahipleri vardır. Bu kişiler, köpekleri saldırgan yapmak için onlara eziyet ederek, başkalarına zarar vermek amacıyla  güçlü beden yapıları nedeniyle bu ırkları sahiplenir. Bazen de, bu ırkları para için dövüştürerek evrensel bir insanlık suçunu işlerler.

Aslında bu önyargılar doğrultusunda hazırlanmış olan, yürürlükteki  ‘ 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’ yukarıda belirtilen ırkları yasaklıyor. Yaşam haklarını kısıtlayarak üremelerine, beslenmelerine, alınıp satılmasına, hediye edilmesine yasak getiriyor. Bu doğrultuda, kanun baz alınarak bu ırkların toplanması, barınaklara tıkılması hatta itlafı konuşuldu. Birkaç uygulama bile yapıldı. Lakin temeli mantıksız olan bu uygulamalar işe yaramadı. Çünkü bu zavallı hayvanların çoğu, mazbut ve sevecen sahiplerin elinde son derece evcil ve iyi huylular. Hastalıklı ruha sahip birkaç kişinin  elinden alınan, işkence gördükleri için saldırgan eğilimli bu köpekleri alıp ne yapılacağı da bilinmiyordu.

Önyargıyla hareket eden, uzman görüşlerini değil de, birkaç magazin haberini ve münferit saldırıyı dikkate alarak karar veren yetkililere şu soruları soruyorum. Bu köpekleri toplayıp nereye koyacaksınız? İşkenceyle psikolojisi bozulmuş  köpeklerin rehabilitasyonu için bir çalışmanız ve hazırlığınız var mı?  Sakin yapılı köpeklerden izole edebileceğiniz barınaklarınız var mı? Bu zavallıları ömürlerinin sonuna kadar nasıl besleyeceğinizi planladınız mı?

Tehlikeli diyerek fişlenen, takibini ve doktorluğunu yaptığım onlarca bu ırklardan hastam var. Hepsi munis, sakin ve son derece güvenilir köpekler. Saldırgan eğilimli işkence görmüş, dövüş için ruh sağlıkları bozulmuş  köpeklerin sahipleri bu konudaki tutumumuzu bildikleri için kliniğimize gelmezler. Zaten  bu hasta ruhlu insanlar köpeklerini veteriner hekimlere götürmezler. Yaralandıklarında  ya kendileri cahil cesaretleriyle tedaviye kalkarlar ya da ölüme terk ederler.

Yapılması gereken bu köpeklerin sahiplerine yasalarla engel olmaktır. Saldırgan eğilimli köpeği olan ya da bir çocuğa, bir yetişkine veya bir başka köpeğe saldıran köpek sahibini ‘adam öldürmeye tam teşebbüs’ suçuyla hakimlerin önüne çıkaracak yasal düzenlemeyi yapmak gerekir. O zaman bu köpeklerin diğer ırklardan huy olarak farklı olmadıkları anlaşaılır.

Bütün köpek ırkları dünyaya geldiklerinde bir bebek kadar masum ve sevgi doludur. Saldırgan olmaları, şımarık olmaları, söz dinlememeleri  tamamen sahiplerinin niyeti veya kabiliyetleriyle ilgilidir. Bu ırklarla ilgili önyargılardan kurtulmalıyız. Bu konudaki yasaları düzenlerken konuya hakim olan veteriner hekimleri çok dikkatli dinlemeliyiz.

Sevgi ve saygılarımla.

09.06.2012 Posta Eskişehir

Piknik

Kıymetli okurlar, bu hafta köşemde, meslektaşım ve mesai arkadaşım Murat Kurt’un yazısını paylaşacağım. Saygılarımla.

Havaların ısınmasıyla piknik sezonu açılmış oldu. Evcillerin yaşamlarında ki en eğlenceli ve macera dolu etkinliği, sizlerinde sevdiği pikniktir. Dört duvar olmadan, özgürce koşup deşarj olacakları bir ortam evcilleri mutlu edeceği gibi bazı tehlikeleri de içinde barındırır. Bu tehlikeler ana hatlarıyla şunlardır:

Pikniğin olmazsa olmazı mangaldır. Çakmak, kibrit, ateş ve mangal kömürü kedi ve köpeklerde mide, akciğer ve merkezi sinir sisteminde ağır tahrişlere yol açabilir. Daha çok küçük ve genç köpekler, yakılan ateşi  oyun zannederek çok yaklaştıkların da, tüylerini tutuşturup ağır yanık  yaralarına sebep olabilirler. Evciller yeni yanmakta olan mangalın yanında çok kalırsa, dumanın etkisiyle akciğer etkilenebilir, hassas solunum yollarıyla bizden daha çabuk duman zehirlenmelerine maruz kalabilirler. Dolayısıyla ateşi yakmadan önce başınıza kötü bir olay gelmemesi için evcil dostunuzun yakınınızda bulunmamasına, zinciriyle bağlı bir şekilde sizden uzak bir yerde tutulmasına özen gösterin.

Gelelim yiyeceklere, önceden hazırlamış olduğunuz yiyecekler, cipsler, kuruyemişler, çikolatalar ve  mangalda pişen etler,  kediniz ve köpeğiniz için çok cazip yiyeceklerdir. Fakat bu yiyeceklerin bazılarının dostunuz için sakıncalı olabileceğini göz önünde tutmalısınız. Kuruyemişlerden kuru üzümün fazla alındığı takdirde köpeklerde toksik etki yaptığını lütfen unutmayın. Yine çikolatanın içermiş olduğu ‘taurin’ denilen madde nedeniyle doz aşımında toksik etki yaptığını bilmelisiniz.

Cipsler, yağlı yiyecekler kedinizin ve köpeğinizin mide asidini bozar. Dolayısıyla çok fazla verdiğiniz takdirde kusma ve bağırsakların florasının bozulması sebebiyle ishal başlayabilir.

Etlerle pişen kemikler şüphesiz evcillerinizin iştahını kabartır. Fakat genellikle kuru mama ya da ev yemeği yemeye alışık evcilleriniz için artık kemikler, ciddi sindirim sistemi sorunları yaratabilir. Özellikle tavuk ve koyun kemikleri kedi ve köpeğiniz için yabancı cisim etkisi yapabilir. Sivri cisim etkisi yaparak mide ve bağırsak duvarını deler, karın zarı iltihabı ve bağırsak kanamalarına neden olabilir. Bu tür hastalıklar ölümcüldür. Lütfen dostunuza artan kemik kalıntılarını vermeyiniz. Bir başka husus, eğer bir grup ile gidiyorsanız gruptaki herkesi evcil hayvanınıza yemek verilmemesi konusunda baştan uyarın.

Özellikle eğitim çağını tamamlamamış köpekler, piknikte yedikleri abur cuburların büyüsüne kapılarak evde kuru mama yemeyi ret ederler. Bu bazen aylarca uğraşarak oluşturduğumuz beslenme alışkanlığını başa döndürebilir.

Güneşli ve açık  havada efor sarf ederek su kaybedeceklerdir. Taze ve temiz suyu kolayca ulaşacakları bir yerde tutun, su bittikçe tazeleyin. Alkol deneyimi onun için değil sizin için heyecan vericidir. Siz merakınızı gidermek için evcilinize içirirseniz, kolayca sarhoş olup kayıplara karışabilir.

Eğer bulunduğunuz bölgede çok fazla böcek var ve sizde bunlarla mücadele için yanınızda çeşitli ilaçlar,spreyler götürdüyseniz lütfen bunları dikkatli kullanın, kedinizin ve köpeğinizin ulaşamayacağı yerlerde muhafaza edin. Bu spreyleri vücudunuza sürdüyseniz lütfen evcil dostunuzun sizi yalamamasına özen gösterin. Eğer kedinizin ve köpeğinizin ağzında, burnunda ve yüzünde artarak meydana gelen bir şişme gözlemliyorsanız lütfen veteriner hekiminizle irtibata geçin. Muhtemelen dostunuzu bir böcek, arı, yılan, akrep sokmuş olabilir. Bunun için derhal veterinerinizin dediklerini yapın.

Mutlaka hayvanınızı gözetim altında tutun. Etrafta onu uyarabilecek çok fazla şey dikkatini çekebilir. Sizin yanınızdan ayrılmamasını sağlayın. Örneğin çevrenizde süs havuzu varsa lütfen oradan su içirmeyin. Bu su klorlu olabilir ve yine toksik etki yapabilir. Yine çevrede birçok insan olabilir. Herkes sizin gibi iyi niyetli olmayabilir. Son zamanlarda artan köpek hırsızlığına bu gibi yerlerde yakalanmamak için elinizden geleni yapmalısınız.

Güneş ışınlarından mümkün olduğunca korumaya çalışın. Dostunuzun havadar ve gölge bir yerde olduğundan emin olun.  Arabanızla piknik alanına giderken lütfen camlarınızı açık tutun. Özellikle köpeklerin ter bezleri olmadığı için ve aynı zamanda üzerlerindeki kürklerden dolayı sıcaklardan bizlerden kat kat fazla etkilendiklerini unutmayın. Özellikle yaşlı köpeklerinizin tüyleri dökülmüş olabilir, köpeğinizin cildi gözüküyor olabilir. Bu gibi durumlarda lütfen cildine güneş kremi sürün fakat sürdükten sonra dikkat edin o bölgeyi yalamasın.

Yazın kuruyan otlar, evcillerin en önemli dertleridir. Koştukları zaman hızla kurmuş otlara çarpınca otların sivri tohumları kulaklarına, gözlerine, parmak aralarına, göğüslerine saplanır. Yapıları gereği de battıkları yerde ilerleyerek derin yaralara yol açarlar. Piknik bitiminde bu otların saplanıp saplanmadığını elinizle, gözünüzle kontrol etmelisiniz. Kulağına ya da gözüne girdiğinden şüphe ederseniz doktorunuza derhal gitmelisiniz. Bu kontrolleri kene ve diğer parazitler için de dikkatlice yapmalısınız.

02.06.2012 Posta Eskişehir

Yurtdışı Seyahatleri

Kıymetli okurlar, bugünkü yazımda bana yöneltilen iki soruya ve benim tekrar uyarma gereği duyduğum dış parazit mücadelesine değineceğim.

Keneler, kış ne kadar çetin ve yağışlı geçerse, baharla birlikte o kadar kalabalık ve güçlü harekete geçer. Şimdi yaşadığımız kene problemlerinde ki artış bu yüzdendir. Diğer kan emen parazitler gibi keneler de kan emdikleri canlılar arasında hastalık taşırlar. Bu hastalıklar arasında güncel olan KKKA (Kırım-Kongo kanamalı ateşi) bazı bölgelerde ölümcül enfeksiyonlara sebep olmaktadır. Yöremizde bu hastalık çok yaygın olmasa da evde beslediğimiz evcillerin kene, bit, pire gibi kan emici parazitler taşımasına asla izin veremeyiz.

Parazit mücadelesini başlıca üç yolla yapıyoruz; güçlü ve güvenilir pire tasması, damla ya da toz,  enjeksiyon  yoluyla verilerek bir süre dokularda parazit kovan ilaçlar. Bu uygulamaların genellikle tekini yapmak yeterli olmaz. Özellikle şu sıralarda yaşadığımız yoğun kene enfestasyonları gibi yoğun mücadele dönemlerinde çift uygulama gerekebilir.

Kliniğimizde uyguladığımız pire tasması+ense damlası ikilisiyle oldukça iyi bir klinik başarı sağladık. Size önerim veterinerinize bu konuda başvurduğunuzda, size sunulan seçeneklerden en az ikisini uygulatın. Bu uygulamaya rağmen bir süre kırsal gezilerinden, pikniklerden, kontrolsüz sokak köpeklerinden evcillerinizi uzak tutsanız iyi edersiniz. Tüm tedbirleri alsanız bile her gezinti sonrası evcilinizin bütün vücudunu elinizle, gözünüzle yoklayarak kene yada diğer parazitler yönünden kontrol etmeyi ihmal etmeyin.

Yazımın başında iki soruya cevap vereceğim demiştim. Bunlardan ilki yurtdışına evcil hayvanlarınızı çıkarırken izlenen prosedür ve yapılması gerekenler. Kısa ve anlaşılır şekilde anlatmaya çalışayım:

  1. Aşı karnesinin eksiksiz,  öncelikle kuduz aşısı ve diğer aşılarının güncel olması gerekiyor.
  2. AB üyesi ülkeler için yolculuk yapacak  evcillerin 7 aylıktan büyük olması gerekiyor.
    (En erken kuduz aşısı yapılma yaşı 3 ay, test için en erken kan alınma tarihi aşıdan 1 ay sonra,
    belge alındıktan sonra AB ülkesine en erken giriş tarihi 3 ay sonra = 7 ay)
  3. Aşı karnesinin,  veteriner hekim tarafından imzalanıp kaşelenmesi gereken yerleri onaylanmalı, mikrochip takılmalı ve mikrochip numarası aşı karnesine işlenmiş olmalı.
  4. Veteriner hekim tarafından uluslararası sağlık sertifikası (İngilizce) yazılması, imzalanıp kaşelenmesi gerekiyor. Amerika dahil pek çok ülke için bu belge yeterli, ancak bazı ülkelere giriş için Tarım İl Müdürlüğü’nden resmi sağlık sertifikası alınması gerekiyor.
  5. Kuduz titrasyon testi için, veteriner hekim tarafından kan alınıp Etlik Merkez Araştırma Laboratuvarı’na gönderiliyor. Sonuçları 7-10 gün içinde geliyor. Kuduz titrasyon testi için kuduz aşısı yapıldıktan en erken 30 gün sonra kan alınabiliyor.   AB üyesi ülkelere giriş kuduz titrasyon testinden en erken 3 ay sonra yapılabiliyor.
    (Kuduz  Titrasyon Testi için Gerekli Belgeler; 1- Aşı karnesi fotokopisi. 2- Başvuru formunda evcil bilgileri ve sahibinin bilgileri.)
  6. Yurtdışı çıkış işlemlerine başlarken evcilinizin iç ve dış parazit ilaçlarının yapılmış olması gerekiyor. AB üye ülkeleri için yolculuktan 15 gün önce iç-dış parazit ilaçlarının yapılıp karneye işlenmesi gerekli.
  7. Yolculuk tarihinden 48 saat önce ilgili belediyeden ‘menşe şehadetnamesi’ alınması gerekiyor. ‘ Menşe şehadetnamesi’ alınması için aşı karnesinin götürülmesi yeterli.
  8. Yolculuktan 48 saat önce Tarım İl Müdürlüğü, Hayvan Sağlığı Şube Müdürlüğü’nden veteriner sağlık sertifikası alınması gerekiyor. Bu belgenin alınabilmesi için aşı karnesinin aslı ve fotokopisi, kuduz titrasyon test sonucu ve evcilinizi götürmeniz gerekli.
  9. İrlanda, İsveç, İngiltere ve Malta, yurt dışından gelen evciller için 3-6 ay arası karantina uyguluyor, ancak AB üyesi bir ülkeden giriş yapıldığı takdirde PET’S (pet travel scheme) sistemiyle karantinaya girmeden ülkeye evcil girişi yapılması mümkün.

Bu hazırlıkları yaparken yukarıda anlatılanların yanı sıra gideceğiniz ülkenin konsolosluklarına başvurup işlemleri teyit ettirmenizde yarar var. Çünkü her seferinde başka bir uygulama çıkıyor, bu işi eziyete çeviriyorlar.

İkinci soru, belediyelerin ya da yardımseverlerin sokaklara, parklara koydukları su ve mama kaplarından bütün sokak hayvanları yararlanıyor,  aynı kaptan yemeleri ve içmeleri hastalıkların bulaşmasına neden olur mu?  Elbette olur, özellikle bulaşıcı hastalıkların yayılması bu tür kontak yollarla olur. Fakat bu kap olmasa da sokak hayvanları aynı su birikintisinden veya kaynaktan su tüketirler. Hatta çok kötü sulardan, kimyasal atıklarla kirlenmiş, belki zehirle temas etmiş, lağım bulaşmış sulardan içebilirler.

Bir tercih yapmak gerekirse pis su kaynağından hepsinin içmesi ya da hiç içmeden susuzluktan kırılmaları yerine sıkça tazelenen, bizim kontrolümüzdeki sulardan içmeleri tercih edilmelidir. Fakat evcillerinizi bu kaplardan uzak tutarak aşısız ve kontrolsüz sokak hayvanlarından geçebilecek hastalıklardan korumalısınız.

Kavurucu yaz sıcakları başladı. Lütfen kapınızın önüne bir kap su bırakıp, yaşadığımız çevrenin ortaklarına ortaklık görevinizi yapın.  Selam ve saygılarımla.

26.05.2012 Posta Eskişehir